Powered By Blogger

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

27 Eylül 2009

bir nedenle susturur seni hayat!


fısır fısır sorular...
neden ben? neden şimdi? neden oldu? neden o? neden tüm bunlar... çığlık çığlık yaşlar... titrek bir beden. iç iç bitmeyen sigara...
çok uzaklardayım...
ailem... ne annemin o mine kokusu.. ne babamın pamuk elleri... ne ablamın omzu...
bir başına ve uzaktasın ello...
içinden çıkılması gereken ne çok soru. tüm hesaplamaların varış noktası aynı cümle... "bundan yarım saat önce hayat çok başkaydı benim için" .
tüm inancınızın, tüm bağlılığınızın, sevdanızın, duyduğunuz gururun, sığındığınız limanın, inandığınız yarının, bildiğiniz dostluğun, emin olduğunuz değerlerin... yarım saatlik bir depremle yıkıldığını düşünün...
hayatınızın başınıza yıkıldığını...
siz olsanız sormaz mıydınız? "neden ben?"diye...
bilmem sormazdınız belki...
o kadar güçlü değildim...
sordum...
ve ne kadar ellerimi açıp yalvarsamda... bir ses fısıldamadı kulağıma nedenleri.. sadece yüzüme bakıp sustu..
bilmem.
belki yüzüme bile bakamamıştır...
masumken... hayatınızın gidişatını düşünün... masumken hesapta olmayan bir U dönüşü... arabayı ben kullanıyordum evet. ama kaza benim yüzümden olmadı...
nedenleriyse.. sormayın...
cevabını asla bilmedim ve bilemeyeceğim çünkü...

çığlığın sahnesi simsiyah bir sokaktır sevgili...


sokak lambaları bıçak..
sokakta bir kaçak.
oradan oraya koşuyor...

tak!!!!

şimşek yok. yağmur yok. kabus yok. fırtına yok.
sokak lambaları...
teker teker patlıyor! pat pat pat...

üzerime yağıyor havai fişek gibi..
kıvılcımlar...
ellerimi açıp tutsam? yanarım.
gözlerimi kapatıp yatsam yere başımı tutup? isabet eder.. izi kalır...

izi kalır mı?
kalır...

çığlık?

atamam...
karabasan çöktü sözcüklerime...
şimdi siyaha saklılar.
içimse..
bunun bir rüya olduğunu gayet iyi biliyor...

19 Eylül 2009

Ağır bir vaka.. meleği yaraladılar!

sanki..
bugünden 2ay öncesini yaşamak gibi...
kulağıma söyledikçe o ... başka bir adam geliyor gözümün önüne... yaşattıkça yaşattı... iyisiyle kötüsüyle evet.. ama unutmadım işte..

bir iyi bir de kötü haberim var gibi yani...

ağırlaşmışım gibi.. düşünce açtığı yara da ağır vaka oldu. bir sedye buldum kendime. kendimi yatırdım. saçlarımdan tutup eğildim kendime..

"korkma.. düzelecek herşey"

aşırı kan kaybı var diye bağırdım kendimi ameliyathaneye taşırken sedyeyle.. yine kendime bağırmıştım evet... önlüğümü giydim. sedyede bana bakan kendime şöyle bir göz kırptım önce.

-beni duyabiliyor musun?

yüzüme karşı kafa salladım...
-doktor.. acım çok fazla...
-kapatın gözünüzü.. kendinizi benim ellerime bırakın.

başka çare var mıydı?

bir ameliyattı.. saatlerce süren. günlerce...
kapının önünde bir sağa bir sola gidip gelerek panikle, telaşla bekleyen yine bendim...

öldüm mü?
yaşıyor muyum?
sakat mı?
sağlam mı?

kapının ardından inlemeler... kapının ardından nefes sesleri.. ayak sesleri.. koşturuyor birileri.. bir ses.. benim sesim... o kadar kısık. o kadar bitik. o kadar acıyla dolu ki...

kapının önünde yere oturup elleri başında ağlayan yine bendim evet...

zaman geçti..
günler...
gece-gündüz. tik-tak. attı kalp. derin bir nefes.

bir liman kentinin o mendirekleri aşıp geçen dalgalı denizinin tam ortasından çıktım tekrar dünyaya... balıklar öperek iyileştirmişti yaralarımı. denizanaları yarabandı olmuş sanki...

su yutmuşum. çok dolmuş içim. ellerimle çırpınıp bir cankurtaran aradım belki saatlerce belki günlerce... sırt üstü yattım izledim gökyüzünü... sana baktım tanrım. gözgöze geldim seninle...

gülümsedin...

yüzüstü döndüm yüzdüm... teknelerin arasından mis kokulu balıkçı kahvesi.. tıpkı dedem gibi kokuyorlar. hep zor tutarım kendimi gördüğüm en ona benzeyen yaşlı adama sarılmamak için... ne kadar zorsa boğaza düğümlenen isyan. o kadar zor elini kolunu tutabilmek o an...

evime yürüdüm.gökyüzüne baktım... bembeyaz bulutlar.. ameliyata giderken griye çalan yaşlar atıyordu her biri.. durmuşlar şimdi. şimdi sadece ağaçlardan yavaş yavaş sakin sakin süzülen yapraklar var..

hem sokaklar sararmış...
hem de ellerim buruşmuş...

son bahar çok ani geldi bu sene...

uzandım çimlere.. yemyeşil. o kadar taze. o kadar sevdim ki toprağı. ah.. kapattım gözlerimi... her kare gözümün önünde..

sedyeden kendime baktım... sevecen ve şevkatli bir kadın doktor.. önlüğü kan içinde. söküp almış içimdeki hastalığı.. söküp almış içimdeki boşluğu. söküp almış çizilmiş kalbimi.. yenilemiş. gıcır gıcır bir beden!

daha ne isterim ki!

sedyeyle odaya çıkarttım kendimi.. birkaç gün pansumanımı yaptım. kendi kendimin hastabakıcısı oldum. sonra...

çıktım çatıya.. atladım ve işte.. liman şehrinin yosun kokusu.. yakıyor genzimi..

açtım gözlerimi...
seninle gözgöze geldim tanrım! bir iki yol olmuş gözlerimde... düğümlerim çözülmüş akarken.. yakaladın parmağının ucuyla..

saçlarımı sevdin ve ... tıpkı doktor olan kendim gibi... fısıldadın...
-merak etme.. herşey düzelecek...

şimdi düşünüyorum da...
2ay öncesine gitmek gibi yaşadığım şuan...
ve bu...
yaşanacak en acı ve bir o kadar da en güzel his...

teşekkür ederim...

14 Eylül 2009

Birden oldu sevgili... ben yine aşık oldum sana!

burnumu gömüp gıdığına.. güne göğsünde uyanmak. pembeleşmiş yanakların.. dudakların bükük,düşmüşler... ellerin saçlarında. rüyanda hayretler içindeymişsin gibi.. gözlerini bir açsan. bana da hayret edersin zaten...

öylesi izliyorum ki seni...

doğruldum yatağımda. yaklaştım yaklaştım... gözlerinden öpüp saçlarını kokladım...

beni bıraksın hayat bu çileğin bahçesine. herkes rahat etsin... ama en çok hayatım rahat etsin..

ellerinin üzerinde dolaştırdım parmaklarımı...kirpiklerinden bir iki çapak çaldım kendimce... konuştun yarım ağız. kim bilir ne söyledin. ne önemi var sevgili...

an..
şu an...
yani şimdiki o an...

ne güzelliği anlatmak mümkün.
ne kalbimin atışını tarif etmem... odayı kaplayan çileğin kokusuyla, kısıktan nağmeleri dökülüyor aşkın kulaklarıma... çalıyorlar kelebekler bir bir kapımı... gönlümde...

evet ... ben sana yine aşık oluyorum.. ben bilmem ki kaçıncıdır bu.. ama oldum işte.. aşk üstüne aşk! vay be!

sevgili..
uyurken çok güzelsin...
izlemeye doyamaz insan...

koklamaya?
oralarına hiç girmeyelim sevgili okur...

Aşk'ın tarifine denemedir benimkisi ancak...


Pul biberli koskoca bir çilek tabağı...

yemesen olmaz...
yersin bir anda yanarsın...
bırakayım dersin.. ı ıh.. ne mümkün.
alıp gideyim dersin.. kuralsızlık içinde kaide sahibidir...

ama en çok asalettir.
gözünden akan yaş, ağzından dökülen her söz..

aşk ne midir?
herkese göre bambaşkadır...
her yaka da bir karşılığı vardır...
eh!insanız ne de olsa.. duygu var içimizde. yaşadığı, yaşayacağı kadarıyla yettiği kadarıyla olan bitenidir aşkı her nefesin...

benim ki böyle..
Pul biberli koskoca bir çilek tabağı...
o tabaktan yemeden anlayamaz kimseler beni...
zaten ben ifadesini yapamam...

hakkımızda hayırlısı...
en doğru dilek bu..

bir avuç geçmişim.. damlalarım düşer her kareye... tutamam.. susarım sadece...



fotoğraflar...renkleri canlı.. simalar solmuş artık. ne büyük sarmaş dolaş kahkahalar var ellerimin arasında.. şimdi? ne koca mesafeler. kim bilir nerede bıraktık birbirimizi en son? neden bıraktık ya da nasıl bıraktık... 5N1K güzel derstir...

dostluklar...dünün o en sıkı yan-ları..içelim, gezelim, gülelim, dökelim, kusalım, bitelim, düşelim, kalkalım, sarılalım, tekme tokat dalalım, acıtalım, acıyalım, sevelim, sarmalayalım, susalım...

sustuk.. evet.

o kadar eski yıllara gittim ki elimde olup, aklımda olmayan şekliyle... çok eskilere. gerçekten nerede o insanlar bilemiyorum şimdilerde... zaten. birçoğu simada yediğim kazıklar canlandı içimde.. üstlerindeki tozlar havalandı.. hissettim. o gün gibi acıttı...

elimde tuttuğum birkaç fotoğraf... sayısı bilmem kaç. kalabalık ve kabalık serbest... alınmaca gücenmece yok bak! hı hım... yok... kazık serbest. hissettirmeden, farkettirmeden geçir geçirebildiğin kadar! hı hım... hissetmedim.. yedim kazıkları orama burama.. en çok kafama yedim kendi laflarımı. kızgınken ne çok acıtıyor insan yarasından ötürü kendini. harcıyor yer yer. batırıyor iğneleri çoğu çoğu. susuyor sonra sızım sızım sızlıyor.. ta içi..

fotoğraflara baktım bir bir..eski sevgililerime de denk geldim. işin komik tarafı o. o fotoğraflardan sonraki belki 2.gün belki 7.gün biten ilişkilerin bitmeden önceki kareleri.. garip oluyor insan.

farkettim ki.. ne kadar noktası konmuş olursa olsun. hatıralarıma fazlasıyla sahip çıkmışım ben. en kötü hatıralarım bile olsalar yine de kesmemişim, biçmemişim, atmamışım.. çöpe gitmemiş hiçbiri.. saklamışım...

yaraları içimde hala. saklıyorum onları da. belki bağlantılıdır belki değil... üzüldüm sadece. farkettim ki onca kötü hatıradan sonra.. benim dostum olamıyor. dostluk kapısı açıldığı zaman ben susuyorum... yani ne kadar geçmiş bile olsalar hala bugün elimde duruyorlardı işte...

bir makas aldım..
kestim.. kestim.. kestim...
kesik kesik yırtık pırtık yaralarımı attım çöpe..

şimdi sadece gönlümdeki çiziklerini, verdikleri acıları taşıyorum.. pek fark yok. içimin dostluk yakası yırtık pırtık sonuçta... kesik kesik. köprüler atılmışcasına.. kimse geçemiyor aynı yoldan.. yani dostluk kapısından..

halbuki ne iyi biliyorum o köprüde kamp kursun yahu diyebileceğim insanlar var etrafımda.. ama bu başka birşey...

güveninize sahip çıkın...
güveninizi kazanmış dostlarınıza da...


sarılın...
sımsıkı...

30 Ağustos 2009

yanık kokulu ağıt.. ayçiçeği sarısı...

Şu saatte içtiğim çaydan mıdır şu dilimdeki acı tat? yok yok.. heyecan duyduğum için kendime ettiğim şu ayıp laflardan belki... ayçiçeği sarısı koskoca bir tarlanın üstüne kondurdum ahşap evimi. terasta hazır bekliyor divan... rengi masmavi. üstünde köy işi işlemelerden oluşan örtüsüyle.. şu edebiyatın belini kırıp bir iki kadeh içilesi rakı ise dolapta...

-bildiğin tüm edebiyatları geç dostum geç...

atmosfer de neymiş bilim bulmuş mu şu aşkın yarasına bir ilaç? peki ya bir açıklama? neymiş şu aşk?

olduğum yerden izliyorum uçakları... hergün saatlerce denk geliyoruz birbirimize.. ben hep aşağıdan el sallıyorum... içindekiler ise bir haber elbet. halbu ki iyi olurdu arada bir çırpınan birini görmek. değerini bilmeli insan...

kimisi kör..
kiminin gönlünde bir başka göz. eh işte... yara yarayı tanıyor. sarılırlar hemen...

benim ki yaranın yan etkisi olsa gerek... ondandır siyahlığı kalbimin. halbuki... bir lokma ışık sızsa... turuncu kaplardı, kırmızı boyanırdı elim yüzüm...

sarının üstüne oturttum ahşap evimi...
yanmaya bir adım ev.. yanık kokusu o kadar içten.. ağıtlar çalıyor.. elimde bir hikaye kitabı. okuyorum kendimi sayfalarca...

ender birşey bu... canımı acıtmadan sustuğum.. sanırım çok acımış canı acıdım dercesine.. keyiflensin şimdi ruhum.. bugün torpilli benden.. yarın?

dur dur...
hele bir bugün geçsin...

27 Temmuz 2009

çöz ipleri.. kurtulsun yüreğim.


bıçak batırıyor sıkışmış nefesim sırtıma.
ellerini aratmaz cinsten ağır ağır yumuşak gibi..
sözlerini de aratmaz cinsten nasıl da keskin!

sırtımda yerini alan yeni çiziklerin adı sen.
görünmez bir bıçak var saplanıyor kesiyor nefesimi.
o kadar acıtıyor ki içimi!anlatmaya utanırım...
içimin nasıl ezildiğini ifade etmeye benim yüzüm yetmez...

tüm olanları kafamda şu sık ve kısa nefesimle düşünüyorum da...
konuyu matematiğe dökmeye gerek yok basitleşmeyelim! lakin... çok akıtıyorsun gözümden sen çocuk! ve şu sırtımdaki bıçak... derine indikçe iniyor şuan.

istanbula uzattım yüzümü..
kuruttu sayısı bilinmez yolları...
üfledi kulağıma her zamanki dostane tavrıyla...
saçlarım tel tel uçuştu durdu...
mis gibi koktu ortalık...
mis gibi umut kokusu...
yine sarıldı durup dururken. halbuki bu sarıp sarmalamaları yüzünden canımı acıtmadı mı şu "umut"... acıttı...

çekil git diye ellerimi kollarımı açıp dört bir yana savaşsamda şu hayali bulutlarla...sen hayatımdan çekip gitmedikçe bu şimşek bu gökgürültüsü ve dolu hali biliyorum ki son bulmayacak.

tüm bu fırtınaya karşı bu barınağı bırakıp gitmememi hakediyor musun bunun cevabını veremem kendime. şu sırtımdaki bıçaktan daha da çok acıtıyor bu işte canımı...

ve sanırım...
nefesimin derin ve içten ve oh demeyişi ...
çok koyuyor kalbime!


19 Temmuz 2009

dalgınlığım şaraptandır... sessizlikle hiçbir ilgisi yok...



küf kokulu ne çok hikaye birikti...

şimdi taze bir yosun kokusu... tam sahilde tam dibinde denizin sanki. o kadar yakıyor insanın içini bulandırıyor. bir nefes alayım desen... nefes bile almamak istercesine işte...

ağır gelsin şu ağıtın sesi...
yavaş yavaş...
birden bire gelirse..
sel olur gözlerimden cevaplarım...

hani..şimdiden verilen cevaplar.. ve hatta çok önceden...
yarım kalmış tebessüm.
hevesi kursağında kalmış bir ses...
kendine yabancı... dokunsa hissetmez...
bir yüz...

o yüzden iki yol akıyor şimdi...
neye aktığını çok iyi bilirken... aktıktan sonrasını da pek iyi bilen...
sonrasında neler olacak biliyorum...
her adımı...
zaten.. bu yüzden atmadım o eşikten içeri şu ayağımı...

ne sen gördün bunu sevgili... ne bir başkası.
koskoca kalabalık bir dünya da yaşıyorum tek başıma..

sanki...

ses yok. nefes yok. bir şarkıdır dönüp duran...
bir şarap kadehinde benim izim var evet...
bir tane kalmış sigaram...

oysa...
içmeyecektim bu gece...
herşey bir anda oldu...

zaten hep öyle olmadı mı?

Düş müydük? Düştük mü yoksa sevgili?



içim direniyor gözlerimin ağırlığına...
içim direniyor uykuya hapsolmamak için...
içim direniyor.. bedenime... yorgun ve bitkin bedenim.. ah...

gözlerim direniyor gecenin yerleştirdiği her bir pamuk hayale.. gözlerim direniyor içimi uyutmayı isterken dudaklarım ninniye hazır.. ama gece bu işte! gece yine bir "neden" gecesi.. iç hesaplaşmanın en keskin geçen zamanlarından bir zaman... gece işte ne yaparsın.. siyahın işi...

dudaklarım yabancı bir sesle fısıldar...
"sevgili.. neden yanımda değilsin ki..."

kulaklarım küskün... kalpten yana hep. duyulası fısıltıları pek iyi bilir... ne dökülürse dökülsün dudaklarımdan bu gece de duvarlar sahiplenecek her kelimemi biliyorum...

sanki... çıkınca söz ağızdan. azalırmış gibi. ağırlık... halbu ki...yaşlarım çoğalıyor... sussam hiç ses çıkarmasam peki? hıçkırık tutuyor.. yaşla karışık...

bir kırık inleme hali...
nasıl acı tadı..
kokusu umut..
adı "biz".

bir yitik inleme sesi...boğulmadan önceymişcesine ya da boğulurken... çırpınırken ellerimle bu yatakta.. ellerim yüzümde. gözlerim kapalı... ordasın işte!

gözlerim kapanmasın isterim işte bu yüzden...zaten bakma.. onlarda aşka küstü bu ara... rengi kırmızı.. kokusu özlem.

zaten...
kalbim de küstü...
solgun rengiyle kırgınlık kokulu..
sesi.. ah! dercesine...
hüzünlü gibi...

içim direniyor...
titreyen dudaklarıma...
zaten... damla damla küslük akıyor her yanımdan...
gecenin ne suçu var...
Zaten suçlu da var ya da yok... değişmeyecek ki yaşanan zamanın hissettirdikleri...

sevgili...
düştüm ben... ellerin yok olmuş... sesin? duyulmuyor...
kokun... burnumda.. ama düştüğüm için ağlıyorum ben... çok acıdı canım. o yüzden ağlıyorum elbette sorulur mu bu hiç?

geçer belki kapanır yara..
eğer doğru ilaçları alırsam.


neden olmasın...

25 Haziran 2009

Fısıltı...


bir sen anlamadım seni nasıl? sevdiğimi...
bir sen göremedim sana nasıl? baktığımı...
bir sen duymadım hangi? fısıltılarımı...
bir sen okumadın neler? dediğimi...

döktüm..

ay oldu. yıl oldu. gün oldu. an oldu.sen bir haber...
naber?
iyi ol...
bitir.. kes.. böl.. çarp. topla. çıkar. tüket.
ekle. ekle. ekle. ekle...

sevgili...

bir sen anlamadın sen deyince gönül kapısından nefretin, boşvermişliğin, yenilmişliğin, düşüncesizliğin girmediğini....

sen!kapalı bir telefon şimdi...
susmuş bir merak.
susmuş bir gece.
susmuş gözyaşı...
akacağı zamanı bekliyor.

hayaller, dün, yarın.. birbirine girmiş...dünün senin dünün...hani senin o güzelim yüzünü kimler sevdi?
kadınım ben evet.. evet altından kalkamadığım pek çok soru.. altından kalkamadığım pek çok senaryo.

sevgili...
kim öpmüş kirpiklerini...
kim sevmiş..
dün! ah dün zamanı...
bugünün güzelliğini tüketemedi bu akşam. öylesi güzel öylesi başka... bir an. hayat içinde senin ve benim sıkıştırdığımız nice an..

nice akıtılan bir avuç ve hatta çok avuç "yara"...
dudaklarım bulunca tenini...
evet her açılan yara..
tazelenen kesik...
silindi ruhumdan.

en kötüsünü ben yapıyorum belki..."biz"i yaşayan her anı öylesi kazıyarak şu beynime...

sevgili...
bir sen anlamadın...seni nasıl? sevdiğimi...
ne kadar? önemsediğimi...

saf. şeffaf. beyaz duvarlar örerken etrafımıza...kendimden önce senin acil çıkışlarını belirledim...evet... yangında ilk kurtarılacak olan sensin...bundan değil mi tüm bu yaşadığımız sus pus zamanlar... her sus zamanı koskoca bir sarılmayla, dolu dolu hislerle son bulmuyor mu?evet sevgili...

gözlerimi kapatacağım birazdan...
sen dolu bir uykuya...
sen dolu bir uyanışa...
ah!!! bir sen anlamadın...
hayatımın hangi köşesinde var olduğunu...

tebessüm et...
gülümse...
fısılda...
beni değil...
bizi ne çok sevdiğini.
ve anla.
"sen" deyince duy içimi...

bir kapı bilinmezliğe açılan...


kapıdan çıkıp gidince sen...tıpkı geldiğinde yüzündeki tebessümü öptüğüm an gibi...
durdu...
hayat...

tik tak.. tik tak.. akıp giderken şu zaman.. elime tutuşturdum bir birayı. içtim sevgili. gittiğin anı kendime hatırlata hatırlata parçaladım çizik içinde kaldı beynim... içim? tükenmedi o an. uzun bir gece vardı önümde... başka renklerde çizikler attım ruhuma..

gittin...hep giderdin zaten... hep bittik derken sarılırdık. hastalıklı iki beden. rahatsız iki insan. biri dişi biri erkek. eline tutuşturduğum yüzüğü anımsadım...

elime baktığı zaman... izini farkettim "biz" in.
baktım baktım baktım...
sustum sevgili...

bir siyah elbise giydim. yasını tuttum ayrılığın. süsledim kendimi. kırmızı gözlerimi. pembe yanaklarımı. beyaz tenimi. ...süsledim.. ve çıktım evden... tıpkı senin gibi. 1saat öncesinde seni ittiğim kapıdan. kendimi ittim. attım evden dışarı...

dostlara sarıldım... sustum. sadece içtim. sadece söyledim. meğer ne çok şarkı biliyormuşum ayrılığa dair. çok konuştum. duyabilen duydu fısıltılarımı...
sen?

her seni düşündüğümde... daha çok sustu içim. bilmiyordum çünkü. nasıldın? nerdeydin? kimleydin? senaryolar benimdi. hepsi benim... içkime meze oldu her kare... daha çok içtim...

bilmediğim dans figürlerine eşlik edip, sesim kısılıncaya kadar güldüm!
güldüm mü sevgili?
her kahkahamla... içimdeki yara o kadar büyüdü benim.her kahkaha... senin evinden çıkıp gidişini hatırlayınca döküldü dudaklarımdan... tıpkı... evden çıkmadan önce öptüğün dudaklarım gibi...

aynı tat değildi...
aynı ses değildi...
aynı ten değildi...
aynı ruh değildi...

ben sadece bitiği anımsadım o gece...
eşlik etti..
dostlar, şarkılar, kahkahalar, danslar, kadehler, dumanlar...

gözümü kapattığımda...ertesi gün geldi aklıma hep.ertesi gün.sensiz...yitik. bitik. sevgili...o kapıyı elinden tutmak için ve tazelenmek için açmışken o kapının bitiğe açılışını bilmiyordum ben...gözümü kapattığımda ellerini hissettim belimde.. yanaklarımda.. gözlerimde...

çok ağladım. çok içtim.
bitmedim...

yine sen doluydum yatağımda uyumaya çalışırken...
sevgili...
içim sen dolu...
bambaşka severken seni...
o kapının sesi noktası olamıyor bu yaşananların...

çok ağladım. çok içtim.
ne kadar uğraşsamda bu ayrılığın acısı dinmedi... sızladı...

kalbim...
biz...
tükenmedi işte...

13 Haziran 2009

Hayalin adı turuncu... kokusu mavi...


ellerimi güneşe açmış bir sandalın içinde durgun bir denizde süzülsem... tüm bu karmaşanın, şanssızlığın ve tesadüflerin hasarlarını gidersem... her hareketinde... güneş aydınlatsa şu kararmışlığı... yine tuttu melankolik tarafım. ne gerek vardı bak şimdi.

yoruluyorum... düzensizliğin yoluma yapıştırdığı son etiketi açıklamaktan sanırım artık bunaldım. kendime açıklamaktan değil ama.. insana hep iyi gelir kendi kendine derleşmek... çok isterdim. yaşadıklarımı yorumlayan çok bilmişlerin alnına yapıştırılsa bir defalığına aynı etiket...

anlayışsızlaşmak o kadar moda ki...
gelişine yorumlamak...
gelişine teşhis koymak...
gelişine görmek...
öylesine...

kıyıda bırakıp tüm anlayışsızlık paketlerini... şarkılarımı, kalemimi kağıdımı, bir iki parça kıyafetimi alıp gitmeye hazır bekleyen bir sandala atlayıp gitmeyi... dönmek üzere elbette. sadece bir süreliğine ellerimi kendimi onarmak için yorasım var. bir süreliğine sadece kendi kendimin doktoru, anası, babası, kardeşi, sevgilisi, dostu, arkadaşı olasım var... unutulan köşede kalmış "o" beni mutlu edesim var...

ellerimi güneşe açıp...her karmaşanın.. her nefes kesen boğulma etkisi yaratan "an"ların... hafızaya kazılı her kötü anının... turuncuya boyanmasını istiyorum. mavinin altında... saflığın üstünde... yeşilin sağında solunda... turuncuyla gözgöze...

boğazıma takılan her düğümü... açmak istiyorum gözümden akıp tükenecek yaşlarla... sonra kıyıya geri dönmek... merhaba demek istiyorum herşeye tekrar...

kıyıya dönünce 5 kişi olsun beni bekleyen...salya sümük sarılalım birbirimize...ve bu hikaye mutlu sonla bitsin...

hayal kurmak güzeldir...
...
güzeldir evet...
.

13 Mayıs 2009

Tadı kırmızı bu yaranın.. öylesi güzel...


Bomboş şişeler... ayaklarımın altında kıpkırmızı yollar.. sonu gözükmeksizin neyin beklediğini bilmeden.. şarabın etkisi midir bilmem birazda sarhoş... korkutuyor mu? Evet, hem de çok... ağır mı her şeyi içeride tutmaya çalışmak her şeyi ama her şeyi kendi içinde tamir etmeye çalışıp, yok etmeye çalışmak? evet ağır...


İstanbul’la bile dertleşmiyorum artık ben. artık Kadıköy bana sarılmıyor tek başımayken.. küsen küstü. artık anlatmaya gücüm yok sanırım kendimi... artık duyduklarıma karşılık içimdeki çizikleri kapatmaya çalışmak için ellerimi kollarımı kaldırmaya gücüm kalmamaya başladı.. azalıyor...susuyorum... susacağım...


sabretmek ne kadar zor bilir misiniz sizler? sabrettiniz mi hiç kendinizi bir kenara koyup yarınınız için umudunuz için düşlediğiniz için.. daha doğrusu çerçevenin içinde kendinize yarattığınız fotoğrafı çok sevdiğiniz için onun gerçek olması adına sabrettiniz mi?sabır inanç mı gerektirir.. evet... inanç uçup gitmemek için yürekten birkaç dala tutunmalı değil mi? evet...bomboş şişeler... ayaklarımın altında kıpkırmızı yollar.. kendimi görüyorum yansımamı... Şıpşıp yağıyor mu yağmur? gözlerimden... bir bir dökülüyor mu sözcükler? fısıltı... titriyor mu vücudum? bacaklarım... yere mi bakıyor avuçlarım? boşluğa ve karşıya... tutunmak isterler, koskoca siyahlığın içinden kime tutunmak istediğini çok iyi bilirler... tutunabilirler mi? bir adım gereklidir... benim gücüm kalmamıştır... şimdi artık herşey karmakarışık. koskoca pek sessiz sedasız fırtına... kimileri bunu şans bilir. kimileri bunu fırsat... dileyen istediğini yapabilir...yokuşlu, çukurlu bir yolun ortasındayım ben...sevinecek olan sevinsin...artık nasıl çözmeli, nasıl korumalı devrilmek üzere olan dalları... artık ne kadar daha sabretmeli.. bu şişelerin içini nasıl doldurmalı... bu kıpkırmızı yolların üzerinde yürümek yerine yollarla iç içe geçip nasıl kaybetmeli siyahlığı... nasıl arındırılabilir pislikler ruhundan bu güzelliğin...


bilmiyorum...düşüyorum dostlar...gözünüz aydın...yorgunum yine...konuşan konuşsun... söylenen söylensin... sevinen sevinsin.. üzülen üzülsün... itiraf etmeli ki umrumda değil... umrum olan da beni duymuyor zaten...


ne yaparsan yap.. mutlu olmak istemiyorsa karşındaki zorla mutlu edemiyorsun... taklalar at. şapkaların içinden tavşanlar çıkart... gülmeyecekse gülmeyecektir. ve istediğin kadar aç kartlarını yatır masaya.. artılarını eksilerini dök eteklerinden bir bir... fark etmeyecektir.. tanımak istediği gibi tanıyacaktır seni... ve senden öte hep bir "ben" girecektir devreye ki zaten o devreye girdiğinde ne senin çabaların, söylemeye çalıştıkların, yapmaya çalıştıkların pek bir şey ifade etmeyecektir... o an keyif ne istiyorsa ona göre cevaplar alacaksındır... ve bu cevapların sana ne hissettirdiği de önemli değildir.. çünkü vakit "ben" vaktidir...şişeler bomboş şimdi... şaraptan mıdır bilmiyorum hafif bir sarhoşluk... ağzımda ise hafif bir çilek tadı...hatırlıyorum sanki evet... koca bir kazanın içine atmıştı hayat beni.. sonra onun "ben" vakti geldi çattı... neyse dilediği.. ona göre oynuyoruz rollerimizi...


sanırım çizik çizik oldu artık içim...ve susmaktan ötürü aşırı kan kaybım var...kan kaybından dolayı mıdır nedir biraz da uyuştu vücudum...vücudum uyuşunca artık kendi kendime bile saçlarımı sevip iyilik güzellik fısıldayamıyorum...fısıldamayınca... siyah bulutlar tepede...dağıtmaya çabalamak yerine yürüyorum bir süredir o bulutların altında...


kendi kendime çektiğim resmi o kadar sevmişim ki... o resim gerçek olsun hayalden çıksın diye sabırla suskunluk halindeyim ben...bir yere depolamıştım ben içi dolu şişeleri...

gidip bulmalı...gideyim de.. bulayım yedek şişemi ben...


yitik kırmızıları biraz daha idare edebilir böylece yedek kırmızılar...


Not. "bu yazı yazılırken bir lokma şarap içilmemiştir... anlayana"

26 Nisan 2009

Nedendir bilinmez sessizliği...

serbest kalamadı gitti...

kalemim..elim.kolum.. hep tutulmuş.hep yasaklı. kendi sağolsun... yasak kelimem çok.
rüzgar var oysa...pek güzel bir rüzgar. bembeyaz martılara bir selam çakıp, bembeyaz bulutlarda kaybolmalı şu beden.

ne yaştır gözümden akan.
ne kandır yüreğimden damlayan...

sustu kaldı tüm bedenim.öylesi tepkisiz. öylesi umursayan..öylesi umursayamayan. öylesi el kol kalkmaz çıt çıkmaz haller.
sabah olsun.
akşam olsun.
işe gideyim.
eve geleyim.
sevgilimle buluşayım.
arkadaşlarla laflayayım.
bir iki sigara içeyim.
bir iki kadeh birşeyler...
maç izleyeyim.
biri köprüden atlasın.
atlamasın.
otobüs gelmesin.
gelsin.
kavga kıyamet kopsun.
farketmez gerçekten... doğal hepsi. çok doğal geliyor kulağıma ve yaşadığım kimi anlara...

Bir deprem kendime getirir belki.o zaman tepki veririm bilirim...yoksa..duruyorum ben öylesine.

Kadıköy'de sahilinde durduğum o akşamda mı kaldı ruhum.. belki.

serbest kalamadı gitti...cümlelerim. saçma sapan bir halde...birbirlerine sırnaşıyorlar sadece.
ne yaştır..
ne kandır...
öylesi bir atıştır kalbimdeki...
öylesi bir bakıştır gözümün içinden...
öylesi bir duruştur...
evet evet.

sadece duruyorum bu hayatta..

25 Nisan 2009

Teni tazeleyen uğultudur sarıldığım...


Rüzgar var.. Mis gibi. Buz gibi.

Elimi yüzümü öperken o sesimi duymuyorum çoktan kaldı geride.. bir sessiz fısıltı ve mırıltıydı benimki. ıslık çalıyor kulaklarımda. dertleştik bol bol...o inledi... ben dinledim...ben fısıldadım.. o aldı götürdü benden...

mis gibi... rüzgar var dışarıda...

yüzüm pembeleşmiş eminim. hani yıkandıktan sonra tazelenmişcesine deri... nefes almış besbelli.durmasın rüzgar...essin böylesi sarılsın hep. tazeleniyor hayat. tazeleniyor tenim...

durursa... biliyorum.

Çıtını çıkarmazsa bu mavi gök... tazelenemezken kendi. beni nasıl yenilesin...

"Rüzgarın durulduğu zamanlardan ufak notlar"

22 Nisan 2009

Sen dolu bir güne uyanış...bitik olacağımdan bir haber!


kadın uyanır güne...
aynaya bakar gülümser...
penceresinden giren turuncularla şu turuncu duvarları sağolsun... güneş doğdu odaya...
güzel bir duş lazım..

akıp gider yaşadığı tüm karmaşık günler.. yüzüne değen her damla günlerce akıp gitmiş yer etmiş yaşların izlerini yenilercesine... sever yüzünü...
bir pamuk bornozdur şu terapinin tatlı keyfi...
günlerden cumartesi.günlerden şehirdeki yaralıların içip,dağıtma;
günlerden şehirdeki sevgililerin müzikle,içkiyle,elele sevişme;
günlerden şehirdeki kalabalığın gürültüye gürültü katma, yolları sokakları caddeleri kaldırımları mekanları doldurma günü...

kadın kuruttu saçlarını... süsünü sürdü.. giydi siyah bir elbise.. özlemiş sıcağı...
öylesi sevdi ki şu geçen günlerde dağılmış halini...
öyle güzel birleştirdi ki...
günlerden cumartesi...

kapı çaldı...
koştu mu kapıya bizim kadın?
koştu...

1 saat sonrasında neler olacağını bilmeden...
her adımla içindeki kelebekler daha çok yerleşti evinin köşelerine...
her kelebek izledi bir kenardan...

1 saat öncesini...
1 saat sonrasını...

sizler yaşadınız mı kalabalık şehirde çıt çıkmama halini...
yaşamadıysanız okumayın hiç...
yaşadıysanız gelin...
anlatmak istediklerim var...

Bir şehir sildi yaşlarımı...yine sen kokulu


bu akşam yalnız kalmak istedim...

saatlerce suskun suskun bir masada oturduktan sonra.aslında hikaye 3-5 kelimeyle özetlenebilecek birşey değil. maalesef ki değil.
bu akşam yalnız kalmak istedim.
kadıköyde.

sahile düştü yol. ne benim ne onun. yol işte.
sanırım yaklaşık sessizlikten ibaret olan 4 saat sonrasındaydı... döküldüm.

-sahilde DURMAK istiyorum.
-peki.
-peki sen şurda durur musun.
-saçmalama burda durucam ben.
-ağlamak istiyorum.tek başıma.

bırak sevgili nolur...
yani...bırakma...

gitmedi..tek derdimin denize atlamak falan olduğunu düşündü sanırım. o yüzden sadece yarım adımcık yanımdaydı.

ağladım.yarım saate yakın. sustum.
aslında şanslısınız sizler ne için ağladığınızı biliyorsunuz.
bende herşey karıştı.
kontrolümde değil kendi hayatım. herşey bir yöne gidiyor. benim yüzüm hangi yönde?

kaçmam lazım. çok uzaklara. kaçamayacağım.
kaçmam lazım. istemiyorum yapacağımdan emin olduğum şeyleri. yapacağım.
kaçmam lazım. dostlarla dertleşmeye. konuşamayacağım.

ürkek adımlar.
yalnızlık istemek.
boşlukta dolanmak.
sorumluluklar.
kaos.

bu cümlelerinden sonra şöyle söyleyebilirim...

sebebini bilmeden gözünden dökülüyorsa için ve sadece bunu senin yaşadığını düşünüyorsan...

aslında yalnız değilmişsin.
çok ağladım...
çok.

Cümlelerle çizilmiş çilek tanesi...


Mükemmel bir sevgili istemedim asla...
Ben ne kadar mükemmeldim ki sonuçta ondan mükemmelliği isteyeceğim. Üstelik kavgasız gürültüsüz hatta bir şey öğretemeyeceğin bir ilişkiyi kim ne yapsın... En azından ben almayayım.
Dokunmayı bilen adam mükemmeldir benim için pekala bu çok zordur. Siz erkekler ve kadınlar birçoğunuz dokunduğunuzu düşünürsünüz sevdiklerinize... Dokunmaktan dokunmaya fark vardır. Varsın cümlelerimiz olmasın... Susalım zaman zaman suskunluğu konuşturmuş olsun ellerimiz... İzin ver parmaklarımın ucu tenine değsin... Masallar anlatsın sana masum, temiz, sevimli... Dudaklarından seni seviyorum çıksın ama sadece ben duyayım bunu.
Yayılmasın tüm ülkeye bırakalım aşk bizde kalsın...
Gözlerinle güldüğün gibi gözlerinle konuşabiliyor musun sevgili?
Ah senin ses tonuna hayran olmamak elde mi? hadi konuşta biraz dinleyeyim...
Hayatı öğretmeye çalışırken bana ellerimden tut sıkı sıkı... Ben düştükçe toparla beni ve izin ver bende toparlayabileyim... Öğrenmem lazım benim hep öğrenmem lazım ve sen toparlansan da toparlanmana yardımcı olduğumu hissettirmelisin bana.İstemem! En güzel mekanlarla, en pahalı arabalarla, hediyelerle muhatap etme beni... İzin verelimde eksiklerimiz olsun. Eksiklerimiz olsun ki neyiz ne değiliz bir görelim sevgili... İstemem ben hiçbirini sen tebessümünle, gözlerinle ver bana değeri biçilmez mutluluğu... Lükslerle değil.Uyurken izleyebilmeli seni. Uyurken rüyanda konuşmanı ve gülümsemeni izlemek o kadar büyük mutluluk ki... Uyandığımda yine ellerin olsun yanaklarımda. Dudakların olsun gözlerimde... Tenin olsun yanı başımda kokun olsun burnumda... Saçlarımda gezinen nefesin bir ömür boyu kalsın yanımda... Ben kaçmaya çalıştıkça tut, oturt beni sevgili... Ama lafla sözle değil... Ama ellerinle çek oturt yerime değil bu. Sende kalk masadan. Bir sen anladın beni bilirim bir sen çözebildin bu huyumu... Bana yaklaştığın kadar gitmen gerektiğini biliyorsun sen... Ama biri diğerinden fazla olsa kapanırım kabuğuma çok iyi bilirsin. Sabahlara kadar anlatayım seni birilerine... Sabahlara kadar sende bana anlat... Beni değil ama bizi...Bizi bekleyen gelecekten bahset. Bizim atlattığımız savaşları geçtiğimiz köprüleri... Yıkılmak üzereyken ellerimizle sıkı sıkıya tuttuğumuz binaları hatırlat bana...
Hikayeler anlat bana... Zaman zaman uyumakta zorlandığımda anlat ki sayende huzurlu uyuyayım... Sabah uyanabileyim ama. Hem her gece her gece de olmaz bu... Sadece ağlarken ben. Sadece üzgünken... Ben iyi değilken bizim hikayemizi anlat bana sevgilim...Ellerimden tutup saçlarımı severken... Kirpiklerini öpüp severken içimde uçuşan kelebeklere selam olsun... Kelebeklerin çırpınma sesini dinlerken koskocaman bir çilek tabağımız var bizim...Üzerindeki pul biberlerden yerken zaman zaman gözlerimiz dolsun. Zaman zaman çileklere gömülelim gözümüz hiçbir şey görmesin başka...Sen ki hayalde bile anlatması zor adam...Sadece dokunmayı bil sevgili... Ta kalbimin en yara bere noktasına...Sadece dokunmayı bil sevgili...Gözlerimin içine baka baka... Sevmeye devam et...Ve izin ver dokunabileyim sana...Çünkü izlemekten çok daha büyük keyif sana dokunabiliyor olmak.Yolda yürürken zıplar mıyız birlikte? Kim ne diyor nasıl bakıyor demeden kahkahalara boğar mıyız İstanbul’u? sarılıp nereye gittiğimizi bilmemecesine yürür müyüz uzun uzun... Dalga geçer misin benimle? Bilirsin güzel dalga geçerim... Kızdırsana arada bir... Saçma sapan çocukça kahkahalar atalım... Çocukça saf taraflarımız olsun bizim... Ama çocukluktan mezun olmuş ama büyüklükten de henüz daha derece alamamış arada kalmışlardan olalım nolur. Asla mükemmel olmayalım biz. Asla çok bilen olmayalım...
Ama beraber pamuk şekerde yeriz değil mi?
sen beni ve ben de seni yaşayayım sevgili... Ve bu hikayenin asla sonu olmasın...Dokundukça sayfalar dönsün bitanem... Sevdikçe tebessüm saçılsın nefes aldığımız her noktaya...
Hayalimdesin? Hayatımdasın?
Mühim değil...
İyi ki BENİMlesin...