Powered By Blogger

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

13 Mayıs 2009

Tadı kırmızı bu yaranın.. öylesi güzel...


Bomboş şişeler... ayaklarımın altında kıpkırmızı yollar.. sonu gözükmeksizin neyin beklediğini bilmeden.. şarabın etkisi midir bilmem birazda sarhoş... korkutuyor mu? Evet, hem de çok... ağır mı her şeyi içeride tutmaya çalışmak her şeyi ama her şeyi kendi içinde tamir etmeye çalışıp, yok etmeye çalışmak? evet ağır...


İstanbul’la bile dertleşmiyorum artık ben. artık Kadıköy bana sarılmıyor tek başımayken.. küsen küstü. artık anlatmaya gücüm yok sanırım kendimi... artık duyduklarıma karşılık içimdeki çizikleri kapatmaya çalışmak için ellerimi kollarımı kaldırmaya gücüm kalmamaya başladı.. azalıyor...susuyorum... susacağım...


sabretmek ne kadar zor bilir misiniz sizler? sabrettiniz mi hiç kendinizi bir kenara koyup yarınınız için umudunuz için düşlediğiniz için.. daha doğrusu çerçevenin içinde kendinize yarattığınız fotoğrafı çok sevdiğiniz için onun gerçek olması adına sabrettiniz mi?sabır inanç mı gerektirir.. evet... inanç uçup gitmemek için yürekten birkaç dala tutunmalı değil mi? evet...bomboş şişeler... ayaklarımın altında kıpkırmızı yollar.. kendimi görüyorum yansımamı... Şıpşıp yağıyor mu yağmur? gözlerimden... bir bir dökülüyor mu sözcükler? fısıltı... titriyor mu vücudum? bacaklarım... yere mi bakıyor avuçlarım? boşluğa ve karşıya... tutunmak isterler, koskoca siyahlığın içinden kime tutunmak istediğini çok iyi bilirler... tutunabilirler mi? bir adım gereklidir... benim gücüm kalmamıştır... şimdi artık herşey karmakarışık. koskoca pek sessiz sedasız fırtına... kimileri bunu şans bilir. kimileri bunu fırsat... dileyen istediğini yapabilir...yokuşlu, çukurlu bir yolun ortasındayım ben...sevinecek olan sevinsin...artık nasıl çözmeli, nasıl korumalı devrilmek üzere olan dalları... artık ne kadar daha sabretmeli.. bu şişelerin içini nasıl doldurmalı... bu kıpkırmızı yolların üzerinde yürümek yerine yollarla iç içe geçip nasıl kaybetmeli siyahlığı... nasıl arındırılabilir pislikler ruhundan bu güzelliğin...


bilmiyorum...düşüyorum dostlar...gözünüz aydın...yorgunum yine...konuşan konuşsun... söylenen söylensin... sevinen sevinsin.. üzülen üzülsün... itiraf etmeli ki umrumda değil... umrum olan da beni duymuyor zaten...


ne yaparsan yap.. mutlu olmak istemiyorsa karşındaki zorla mutlu edemiyorsun... taklalar at. şapkaların içinden tavşanlar çıkart... gülmeyecekse gülmeyecektir. ve istediğin kadar aç kartlarını yatır masaya.. artılarını eksilerini dök eteklerinden bir bir... fark etmeyecektir.. tanımak istediği gibi tanıyacaktır seni... ve senden öte hep bir "ben" girecektir devreye ki zaten o devreye girdiğinde ne senin çabaların, söylemeye çalıştıkların, yapmaya çalıştıkların pek bir şey ifade etmeyecektir... o an keyif ne istiyorsa ona göre cevaplar alacaksındır... ve bu cevapların sana ne hissettirdiği de önemli değildir.. çünkü vakit "ben" vaktidir...şişeler bomboş şimdi... şaraptan mıdır bilmiyorum hafif bir sarhoşluk... ağzımda ise hafif bir çilek tadı...hatırlıyorum sanki evet... koca bir kazanın içine atmıştı hayat beni.. sonra onun "ben" vakti geldi çattı... neyse dilediği.. ona göre oynuyoruz rollerimizi...


sanırım çizik çizik oldu artık içim...ve susmaktan ötürü aşırı kan kaybım var...kan kaybından dolayı mıdır nedir biraz da uyuştu vücudum...vücudum uyuşunca artık kendi kendime bile saçlarımı sevip iyilik güzellik fısıldayamıyorum...fısıldamayınca... siyah bulutlar tepede...dağıtmaya çabalamak yerine yürüyorum bir süredir o bulutların altında...


kendi kendime çektiğim resmi o kadar sevmişim ki... o resim gerçek olsun hayalden çıksın diye sabırla suskunluk halindeyim ben...bir yere depolamıştım ben içi dolu şişeleri...

gidip bulmalı...gideyim de.. bulayım yedek şişemi ben...


yitik kırmızıları biraz daha idare edebilir böylece yedek kırmızılar...


Not. "bu yazı yazılırken bir lokma şarap içilmemiştir... anlayana"